top of page
  • Instagram
  • LinkedIn

KURUMSAL BİR VAROLUŞ KRİZİNİN ANATOMİSİ: VARLIĞIN VE YOKLUĞUN DAYANILMAZ "AĞIRLIĞI" (ABSENTEEİSM VE PRESENTEEİSM)

İnsan Kaynakları raporlarında sıradan bir metrik olarak görülen Absenteeism (Devamsızlık), en temel tanımıyla; “çalışanların hastalık, stres, tükenmişlik veya motivasyon kaybı gibi nedenlerle planlanmış mesailerine sistematik ve sürekli olarak katılamama durumu”dur. Yıllık izinler veya olağanüstü mazeretler bu tanımın dışında kalır; absenteeism, işe gelmemenin bir "alışkanlık" veya "zorunlu bir kaçış" haline dönüştüğü o tehlikeli evreyi ifade eder.


Ancak konuya kalite ve süreç yönetimi merceğinden baktığımızda, tanım çok daha yapısal bir boyut kazanır. Absenteeism sadece ofisteki boş bir masa demek değildir; kurumun iş akışında meydana gelen maliyetli bir "kesinti" (bottleneck) ve yönetilemeyen içsel risklerin ürettiği bir "hatalı çıktıdır" (defect).


Bir üretim bandında makinenin aşırı ısınarak durması operasyon için ne kadar kritikse, çalışanın kronik stres yükü altında fizyolojik veya psikolojik olarak "hata vererek" sistemin dışına çıkması da tam olarak aynı şiddette bir iş sürekliliği problemidir.


İş gücü sürekliliği ve toplam süreç performansı, çalışanların zihinsel ve fizyolojik sağlık durumlarının oluşturduğu birleşik yapı ile doğrudan ilişkilidir. Geçtiğimiz yazılarda sempatik ve parasempatik sistemlerden, allostatik yükten ve HRV’den bahsettik. Gelin bu hafta OECD gibi kurumların makro düzeyde 'zihinsel sağlık' (mental health) başlığı altında raporladığı kronik işyeri stresinin, sahada kendini ne gibi somut fizyolojik arızalarla gösterdiğine; zihinsel bir yük olarak başlayan durumun nasıl otonom sinir sistemini tahrip ederek uyku bozuklukları, hipertansiyon ve solunum dengesizlikleri gibi fizyolojik zorluklara dönüşüp, devamsızlık oranlarını sistematik olarak artıran temel bir etken haline geldiğine göz atalım.


Bilimsel araştırmalar, merkezi sinir sistemi ile enterik sinir sistemi arasında çift yönlü bir iletişim hattı olan “Beyin-Bağırsak Ekseni’nin” (Gut-Brain Axis) stres yönetimindeki kritik rolünü ortaya koymaktadır. Stres anında sempatik sinir sisteminin aşırı aktivasyonu, sindirim fonksiyonlarını baskılayarak gastrit, reflü ve Huzursuz Bağırsak Sendromu (IBS) gibi rahatsızlıkların görülme sıklığını artırmaktadır (Harvard Health, 2023). İstatistikler, IBS teşhisi konan çalışanların, sağlıklı akranlarına kıyasla yılda ortalama 8-21 gün daha fazla iş günü kaybı yaşadığını göstermektedir (Goodoory vd., 2022).


Bu fizyolojik tahribatın ve yarattığı iş günü kaybının makroekonomik boyutu, OECD’nin çalışma hayatını inceleyen raporlarıyla da çarpıcı bir şekilde doğrulanmaktadır (OECD, 2015, Fit Mind, Fit Job: From Evidence to Practice in Mental Health and Work). Bu raporun yönetici özetinde net bir şekilde vurgulandığı üzere; çalışma çağındaki nüfusun beşte birini etkileyen hafif ve orta şiddetteki zihinsel sağlık sorunları sadece bireyler üzerinde değil, işverenler ve genel ekonomi üzerinde de çok ağır bir bedel yaratmaktadır. İşverenler, işyerindeki devasa verimlilik kayıpları ve yüksek hastalık izni oranlarıyla boğuşurken; ekonomi bir bütün olarak bu faturayı artan sosyal güvenlik ve sağlık bakımı harcamaları şeklinde ödemektedir.


TKY perspektifinden değerlendirildiğinde işverenlerin sırtındaki bu devamsızlık yükü, yalnızca ofiste bir personel eksikliği yaratmakla kalmaz; iş akışında öngörülemeyen bir değişkenlik oluşturarak hata oranlarını artırır ve kalite maliyetlerini katlayarak yükseltir.


Deloitte’un 2022 tarihli güncel araştırmaları, çalışma çağındaki nüfusu etkileyen zihinsel sağlık sorunlarının ve stresin kurumlara yarattığı maliyetin çok daha sinsi bir boyutuna dikkat çeker: Presenteeism. Veriler, işe devamsızlık (absenteeism) kaynaklı kayıpların buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu; masasında veya bilgisayar başında olmasına rağmen kronik stres nedeniyle bilişsel ve fizyolojik olarak 'var olamayan' çalışanların (presenteeism) yarattığı verimlilik kaybı maliyetinin, devamsızlık maliyetlerinden 3 ila 4 kat daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır


Ancak OECD raporunun en kritik tespiti, ekonomiyi ve süreçleri bu derece sarsan yapısal soruna yönelik mevcut müdahalelerin genellikle "çok geç" yapılmasıdır. Müdahale, genellikle çalışanlar sistemden koptuğunda veya sorun klinik bir vakaya dönüştüğünde gerçekleşmektedir. Rapor; sorunun kaynağında, yani işyerinde ve erken aşamada, henüz kalıcı hasarlar bırakmadan çözülmesinin şart olduğunu vurgular.


İşte tam bu noktada nefes çalışmaları, işletmelerin ihtiyaç duyduğu o eksik ve hayati "erken aşama müdahalesi" olarak devreye girmektedir. İşyeri stresinin bedendeki ilk biyolojik kıvılcımı otonom sinir sisteminde başlar; dolayısıyla hedeflenmiş nefes pratikleri aracılığıyla sinir sistemini proaktif olarak regüle etmek, süreci daha "hata" (defect) vermeden, yani devamsızlığa veya kronik hastalıklara dönüşmeden kaynağında çözmek demektir.


Dolayısıyla çalışanların fizyolojik sağlık göstergelerinin nefes gibi otonom araçlarla iyileştirilmesi, sadece kurumsal bir esenlik adımı değil; işletme süreçlerinde kararlılık ve tutarlılığın sağlanması açısından kritik bir önleyici faaliyet (preventive maintenance) niteliği taşımaktadır.



Detaylı bilgi ve tabloları incelemek isteyenler için hem OECD hem de Deloitte'un raporlarına erişim linklerini buraya bırakıyorum. Eminim siz de bu verilere göz attıktan sonra nefes çalışmaları gibi basit görünen ama oldukça etkili bir yöntemin çalışan sağlığı üzerinden işveren ve ekonomi üzerinde yaratabileceği pozitif etkiyi benim kadar net görebileceksiniz.


Kaynakça:

  • OECD (2015), Fit Mind, Fit Job: From Evidence to Practice in Mental Health and Work, Mental Health and Work, OECD Publishing, Paris. Erişim Linki

  • Deloitte (2022), Mental health and employers: The case for investment - pandemic and beyond, Deloitte UK. Erişim Linki



Yorumlar


bottom of page